KÜRT ULUSU MESELESİ - KONSOLİDE DENEMELER        

Header Ads

Anladığımız ve bildiğimiz her şey doğru değildir.Neden?.Bilgi değişir, kendini günceller.Sorgula.Konsolide et.Güncel,doğru bilgiye ulaşmanın ve bilgi üretmenin tek yolu budur.







KÜRT ULUSU MESELESİ



Merhaba,

Şu an ülkemizin en büyük sorunu olan, Ülkemizdeki diğer ekonomik ve siyasi kayıplarımızın da nedeni olan konuda bir paylaşımda bulunmak istedim.Sayın Hüseyin Tuna nın bu yazısı Bana mantıklı gibi geldi.Tabiki tartışılabilir.Bu sorun sanırım sadece Türklerin değil  Kürtlerin de uzun vade de bu coğrafya da sefaletine yol açacak.

OLMAYAN BİR ULUS VE TARİH NASIL YARATILDI ?

Birgül Ayman Güler; “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” dedi, ortalık karıştı.
Sonrasında kendisi bu sözlerine açıklık getirdi ama, Dersimci Kılıçdaroğlu kendisinin CNN’deki “aykırı sorulara” katılmasına izin vermedi ve Meclis ırkçılık suçlamalarıyla birbirine girdi. Kısacası her şey beklenildiği gibi oldu.
Ayman’ın son açıklamalarındaki bir iki konuya değinmeden önce, ortalığı velveleye veren ve geçmişte de sürekli vermiş olan, ayrıca da bunu bilerek yapan, çünkü sömürgecilerin maşası olan taşeron münevver bozuntusu kesimlerle bunların medyadaki uzantılarının tavırlarına yönelik birkaç kelime edilmesinde yarar var. Dikkat edilirse Ayman Güler “ulus” ve “milliyet” şeklinde iki ayrı kavramı dile getirdi. O, yaygaradan başka bir işe yaramayan tetikçi zevatta, bunun neden bu şekilde kullanıldığını irdeleme ihtiyacı dahi duymadan, her zamanki hastalıklı tavırlarıyla “vur abalıya” yaptılar. Bu, sadece “zır cahilliklerinden” veya “saplantılı ideolojik önyargılarından” değil, dış güçlerin toplumu “kanaat anlamında” ele geçirmeleri için kendilerine yüklediği misyondan da kaynaklanıyor.


Geçmişteki sağ-sol kavgası dönemlerinde sömürgeci güçler, şiddete olan ihtiyaçları nedeniyle bir tarafa “ırkçılığı” körüklenmiş milliyetçileri, diğer tarafa ise milliyetçiliğin her türüne karşı şartlandırılmış sol fraksiyonları koymuşlardı. Ancak böylesi bir “kin” ortamı darbe için gerekli kaosu yaratabilirdi. Dolayısıyla tez “ırkçı milliyetçilik” olurken, anti tez bunun katıksız düşmanı ve “halklara özgürlük” hedefinin de içerildiği “güdümlü sol ideoloji” oldu. Tez ile antitezin çatışmasından da “Amerikalı general Evren” darbesi çıktı. Bir zamanlar bu güçlere karşıymış gibi gözüken “halklara özgürlük” yandaşlarının esasında bir piyon oldukları daha sonraları anlaşıldı.

Esasında her ikisi de kullanılıyordu. Fakat o periyotta “komünist tehlike” nedeniyle milliyetçiler “yandaş”, diğerleri “düşman figürü” pozisyonundaydı. Gel zaman git zaman Sovyetlerin yıkılması ve BOP çerçevesinde “uydu devlet” Büyük Kürdistan’ın oluşturulması aşamasında roller birdenbire değişiverdi. Bu kez de “milliyetçilik karşıtları” “yandaş piyon” olarak kullanılmaya başlandılar. Misyonlarını yerine getirebilmek için de kritik mevkilere taşındılar. Belli kanaatlerin toplumda “yaygınlaştırılması” ve “yerleştirilmesi” görevini üstlendiler. Bunlarda tabii ki, sol adı altında yutturulan içi boş “liberal özgürlükler” ile “halklara özgürlük” fikriyatının uzantısı olan “Kürdofillik” olacaktı.


Böyle olmasının nedeni de ortadaydı; uydu Büyük Kürdistan’ın inşası aşamasında “Kürt milliyetçiliğine” acilen ihtiyaç vardı ve bunun istenilen şekilde palazlanabilmesi için de “Türk milliyetçiliğinin” bastırılması ve sindirilmesi gerekiyordu. Kanaat önderi pozisyonundaki dinozorların geçmişe dayalı fikri şekillenmeleri zaten buna müsaitti ve Türk milliyetçiliğine düşmanlıkları çok eskilerden hazırlanmıştı. Kumandalı yeni yetme çömezler ise Evren döneminin ürünleriydiler

Böylelikle AKP dönemiyle birlikte hazırlanan tabloda yer alan bu “ele geçirilmişler” nerede milliyetçilik, ulusalcılık, uluşçuluk gibi ifadelerle karşılaşsalar var güçleriyle saldırıya geçmeye başladılar. Geniş kitlelerin Türk milliyetçiliğinden uzaklaşmasını sağlamak için “dinin kullanılmasının” yetmediği zeminlerde bunlar devreye girdiler. Yapılmak istenen şuydu; Türk milliyetçiliğinin öne çıkmasına izin vermeyerek ve onu her görünen yerde ezerek Kürt milliyetçiliğinin yerleşebileceği ve benimsenebileceği rahat bir ortam yaratmak… Kürt milliyetçiliğinin “toplumun geneline hazmettirilebileceği” dikensiz gül bahçesi zeminler oluşturmak… Oysa, Türk milliyetçiliğinin baskın olduğu bir atmosferde bunu sağlayabilmek kesinlikle mümkün değildi.

Bu “ırkçılık” suçlamaları aynı zamanda bir “psikolojik baskı” unsuru olarak da kullanıldı. “Irkçılık damgası” yemek istemeyen çok sayıda kişi, ya “kaçak dövüşmeyi” ya da sıkıyı görünce “kıvırtmayı” tercih etti. Haliyle de böyle durumlarda onursuz taşeronların ekmeğine yağ sürülmüş oldu. Ama bu arada, uzaktan kumandalı hırdavat, Türklerle ilgili milliyetçiliği “ırkçılık” bahaneleriyle yerden yere vururken, “Kürt ırkçılığına” sürekli arkasını dönmeyi de ihmal etmedi.

Örneğin; olmayan bir Kürt tarihini “suni” olarak yaratmak adına buram buram ırkçılık kokan uyduruk tarih kitapları piyasada at oynatırken (özellikle Izady’nin kitabı Kürt ırkçılığında doruk noktasıdır), Kürtçü siyasetçiler nüfuslarını “abartmak” için Türkleşmiş milyonlarca Kürt kökenli vatandaş olduğunu ileri sürerek milletin soyuyla sopuyla uğraşırken, Sırrı Sakık denen “Kürtçü SS” Meclis’te; “…Sonradan bu ülkeyi kendisine vatan edenler; Kafkaslardan, Boşnaklardan gelenler, siz bu ülkenin sahipleri değilsiniz. Haddinizi bileceksiniz. Dağdan gelip bağcıyı kovma hakkına sahip değilsiniz…” diyebilme faşistliğini gösterebilirken, öyle olmadığı halde Zazaları da zorla Kürt yapan yapay ideolojiler Kürt ırkçılığının başka bir boyutu olarak kullanılırken, “Gamalı Haç” bröveli Leyla Zana denilen Kürtçü, Bismil’in köylerindeki seçim gezisinde; “Sizden rica ediyorum çocuklarınızı 7 yaşına kadar Türkçe konuşturmayın” diye ırkçı zehirler saçarken, düzenlenen sahte dil kurultaylarında “biz Medlerin, Keyhüsrev’in çocuklarıyız” şeklinde “şoven” ifadelerin geçtiği “Rakip” adlı Kürt marşı okunup, 40 milyon Kürt’ün birleşmesinden dem vurulurken, yazılan uydurmasyon kitaplarla başka milletlerin kültür ve medeniyet eserleri ırkçı bir benmerkezcilikle “çalınırken” ve buna benzer daha bir sürü “Kürt Turancılığıyla” ilgili rezaletler almış başını giderken, o “ırkçılık piskopatları” her nedense bu konularda tek bir kelime dahi etmediler.

Çünkü, Kürt ırkçılığının yerleştirilmesi için “seçilmişler” ve misyon üstlenmişlerdi. O yüzden de bunlarla mücadele edebilmenin birinci şartı,”psikolojik baskı” yaratma tezgahlarının etkisi altında kalmadan ve korkmadan doğruların savunuculuğunu yapabilmektir. Bunun için her türlü bilimsel ve objektif dayanak fazlasıyla mevcuttur.
Birgül Ayman Güler ne söyledi ?

Evet, Birgül Ayman Güler sonraki açıklamalarında kullandığı kavramların hangi anlama geldiğini bir akademisyen olarak ifade etmiş olsa da, pek doyurucu olamamış. Bir kere “ulus” kavramını sadece “siyasi” ve “ekonomik” temele indirgemiş. Onu “ulus devletle” karıştırmış. Ulusun; demografik, dilbilimsel, tarihsel, kültürel, sosyolojik, etnolojik, sosyal psikoloji gibi boyutları yok sayılmış. Oysa ulus, bir “harman” ve “tüzel kişiliktir.” Böylesi bir olguyu iki unsurla açıklamak yeterli olamaz. Bütün unsurların birlikte ele alınması ve birbirlerine olan etkilerinin doğru bir şekilde çözümlenmesi gerekir. Ayrıca, Ayman’ın sözlerini haklı çıkarmak adına Yugoslavya’nın dağılma örneğinden hareket etmesi, eski Yugoslavya’yı bir “ulus devlet” olarak sunması anlamına gelir ki, bu da yanlıştır.

Farklı ulusların farklı uluslaşma süreçleri ve parametreleri bulunmaktadır. Tabii ki bazı genellemelere tabi olmalarının dışında… Örneğin soralım; Türk ulusunu ele aldığımızda Türk etnisitesinin “nüfus çoğunluğunu” yok mu sayacağız? Onun “en en kötü ihtimalle” %87’lik nüfus oranını ve bu anlamda ulus yaratmadaki “belirleyici etkisini” görmezden mi geleceğiz? Ya da Osmanlı’da dahil olmak üzere Türk etnisetisinin tarih boyu “devlet kuran halk” olarak “kurucu” ve “taşıyıcı” unsur olması gerçeğinin ulusun yaratılmasındaki baskın katkısını hesaba katmayacak mıyız? Peki, Türklerin binlerce yıllık derin tarih, kültür ve medeniyetinin “ulus harmanındaki” ağırlıklı rolünü ne yapacağız, es mi geçeceğiz? Hele hele kültür ve medeniyet kaynağı olmanın yanında diğer kültürlerle alışveriş ve kendi kültürünü geliştirerek insanlığın hizmetine sunma yetkinliğine sahip bulunan Türk diline gözlerimizi mi kapatacağız?

Bunların hiçbirisini yapmak mümkün değildir. Bu niteliklerin hepsi de ulus oluşumunda birincil önemdedir ve onun temel direkleridirler. Bunun aksini iddia etmek bütünüyle zır cahilliktir, o zaman şöyle diyebiliriz:

Türk etnisitesi nüfusuyla, tarihiyle, diliyle, kültürüyle, “devlet kurma” özelliğiyle ve tarih boyunca ortaya koyduğu somut “başarılarıyla” ulus yapılanması içerisinde ona “damgasını basan” başat bir işleve sahiptir ve “üst kimliktir.” Diğer etnisitelerde bunları bir arada bulabilmek söz konusu değildir ve onlar “alt kimlik” konumundadırlar. Ama bunların da “kendi çaplarında” ulus tüzel kişiliğine katkıları vardır. Zaten ulusun harman niteliği; “alt kimliklerin” kattığı unsurların da işin içerisinde olduğu bir sentez oluşumundan kaynaklanmaktadır. Bu sentez aynı zamanda vatan yapılan coğrafyadaki geçmişte var olmuş diğer kültürel yapıları da içermektedir. O yüzden Birgül Ayman’ın ulusu sadece “siyasi” ve “iktisadi” bir birlik olarak görmesi yanlıştır.

Türk etnisitesi ulus olmanın ve yaratmanın bütün unsurlarına sahipken acaba Kürt etnisitesinin bu özellikleri var mıdır? Kesinlikle yoktur! Ama önce, Birgül Ayman Güler’in “siyasi ve ekonomik birlik” projesinden hareket ederek bir irdeleme yapılmasında fayda vardır. Bu birlikler “ulus devletin” olmazsa olmazlarıdırlar. Bugünkü koşullarda Kürtlerin kendi iç dinamikleriyle bir “pazar ve “siyasi” birlik oluşturmaları sittin sene mümkün değildir. Fakat, sömürgeci emperyalistlerin “dayatmalarıyla” ve AKP Türkiye’sinin katkılarıyla bunların “suni olarak” gerçekleştirilmelerinin zemini sağlanmaya başlanmıştır. Türkiye ve Kuzey Irak’ta bir Kürt burjuva sınıfı yaratılması doğrultusunda yoğun bir çaba söz konusudur. Bu konuda en büyük desteği icraatlarıyla AKP hükümeti vermektedir. Ayrıca, Kuzey Irak oluşumunu takiben Esad’ın yıkılması ve Suriye Kürt parçasının boşa çıkmasıyla, Büyük Kürdistan amaçlı “pazar birliğine” bir parça daha eklenecektir. Böylelikle, denize açılma sadece siyasi açıdan değil ekonomik yönden de avantaj sağlayacaktır. Diğer taraftan buna, AKP’nin Türkiye’deki gelişmişlik derecesine göre ekonomik kalkınma için hazırladığı bölgeler haritasındaki Doğu ve Güneydoğu’yu içeren bölümü de dahil etmek mümkündür. Zaten, Kuzey Irak ile yapılan ticaret, Türkiye’nin bu bölgelerinin “Kürdistan ekonomik entegrasyonuna” ve Kürt burjuvazisinin palazlanmasına gereken desteği fazlasıyla vermektedir. Bu arada, bilindiği gibi “ekonomik bütünlüğü” gerçekleştirmek için gerekli olan; yol, teknolojik altyapı, kurumsal yapılanma gibi yatırımlar uzun yıllardır Irak’ın kuzeyinde Türkiye tarafından hayata geçirilmektedir. Bu “pazar birliği”, “siyasi birliğin” alt yapısını da oluşturacaktır. Ekonomik ilişkiler ve bütünlük sayesinde Türkiye, Kuzey Irak ve Suriye’deki “kıvama getirilme” çalışmaları devam eden “Kürt halk parçaları” kendiliğinden “birleşme” noktasına gelecektir. Sömürgeci emperyalistler her bir hamleyi olağanüstü bir titizlikle düşünmekte ve uygulamaya sokmaktadırlar.

Peki, bunların dışında Kürtlerin uluslaşması konusundaki diğer faktörlerinin durumu ne alemdedir? Örneğin Kürtlere ait ortak bir tarih ve onu günümüze taşıyan belge ya da yazıt tarzı tarihi kanıtlar mevcut mudur? Ne gezer!..


Kürdologların Kürtlere “ata” bulma çabası
Uyduruk tarihçilerin uyduruk iddiaları vardır. Birbiriyle çelişik, bütünüyle bilim dışı ve komik teoriler havada uçuşmaktadır. Herkes bir taraflarından bir şeyler uydurmaktadır. Tori’ye göre antik halklardan, Lulular, Gutiler, Kassiler, Nairiler, Urartular, Mannailer, Medler, Hurriler ve Mitanniler Kürtlerin atalarıdır. Botan Ahmedi bunlara Subarilerle Karduları da eklemektedir.

Mehmet Emin Zeki ile İhsan Nuri ise kimseye ata bırakmamaktadırlar; Sümer, Subar, Asur, Guti, Lulu, Kusi, Kasit, Mitani, Nayri, Muşki, Halti, Mannai, Urartu, Cyrtii, Kimmer, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani hepsi onların atalarıdırlar…

Hele Harvardlı atmasyon Kürt tarihi yazarı Izady Kürtlerin tarihini Erbil’deki Şanidar mağaralarında yaşayan insanların 50 bin yıl önceki gömme törenlerine kadar götürmekle kalmaz, istisnasız tüm Ortadoğu halklarını merkezdeki Mezopotamyalı Kürtlerden neşet etmiş olarak kabul eder. Gerçekten de el insaf be birader!.. Pan-Kürdistlerin antik halklara dört elle sarılmasının nedeni o konuda elde yeteri kadar bilginin olmayışı ve o dönemler ile o halkların spekülasyona açık olmasıdır. Elde olan bilgilerin ortaya koyduğu bilimsel gerçek ise Hurri, Subar, Sümer, Urartu, Guti gibi Ortadoğu halklarının çok büyük bir çoğunluğunun Hint-Avrupa değil bitişgen dilli, yani “Türki” olduğudur.İngiliz yazar Aegleton da Kürtçü tarihçiler için şunu söylemektedir: “…Romantik hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler, adları ‘Kürt’ kelimesine yakın olan ya da bazı harfleri değiştirilince bu yakınlığı ortaya çıkan ve soyları tükenmiş halklar ile, bilinmeyen ülkelerdeki beldeler arasında Kürtlerin kökenini araştırıp duruyorlar…”
Kürt tarihine ömrünü vermiş Kürdolog Minorsky ise sonunda; “Kürt adıyla örtülen bir tabaka altında bir çok eski kavmin varlığının olduğunu” ileri sürmek zorunda kalıyor.

Ömrünü vermesine rağmen ulusa temel teşkil edecek “ana bir damar” bulamıyor. Bir sürü halka başvurduktan sonra Kürtlerin kozmopolit yapısını teslim ediyor. Aynı Kürdolog, Kürtlerin İrani sayılmalarını da “ırki” saymıyor. Dilsel ve tarihsel mütalaalara bağlıyor. Yani onları, Farsça ağırlıklı konuşmalarına karşın “soy” olarak İrani halklara mensup görmüyor. Böylelikle, önemli bir “kök” yolunu da kapatmış oluyor.


Enteresandır, Kürtlerin yaşadığı yerler eski çağdan günümüze en fazla yazılı materyalin bulunduğu bir bölgedir. Fakat ne bunlarda ne de aynı bölgeyi paylaşan Asur ve Süryani kültürlerinde bunların ismi geçmemektedir. Mısır, Anadolu, İran medeniyetlerinde adlarından bahsedilmemektedir. Yine Yunan, Roma kaynaklarında, Heredot’un, Ptalemaos’un, Strabon’un eserlerinde Kürtlere rastlanmamaktadır. Ermeni ve Gürcü kroniklerinde yer almamaktadırlar. Hristiyanlığın ilk yayıldığı yerler Ön Asya olduğu halde, o bölgede birçok halkla irtibata geçen Hıristiyan misyonerlerin eserlerinde de her nedense Kürt adlı bir halkı görememekteyiz.


Tarihi bu derece karanlık ve karışık olan bir halkın “doğal yollardan” uluslaşabilmesi eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Zaten Kürtlerin tarih içerisinde “binlerce yıldır” bir devlet kurmuşluğu da söz konusu değildir. Hatta, arkasında tartışmasız eserler bırakmış ve tarihe damga basmış bir “Kürt kabile konfederasyonunu” gösterebilmek bile imkansız gibidir.

Peki, Kürt dilinin ulus olmaya zemin oluşturacak bir yapısı var mıdır? Ne yazık ki o konuda da Kürtçülerin elleri boştur. Kürtçe sadece bir iletişim dilidir. Yazı ve kültür dili olamaz ve olmamıştır. Kürtçülerin iddia ettikleri binlerce yıllık tarihte hiç kimsenin itirazının olmayacağı ve önemli bir Kürt çoğunluğun anlayacağı saf Kürtçe ile yazılmış 3-5 tane kitap dahi bulabilmek mümkün değildir. Bu konuda ortaya konan örneklerin hepsi şaibelidir. “Kürtçe kütüphanen” yoksa, dilinde; yazı, eğitim ve kültür dili değil demektir.

Öte yandan, Kürtçe bir kütüphane şimdiye kadar oluşmamışsa, bundan sonra da oluşturulamaz. Bu koşullarda “ulus dili” yaratmakta bir hayaldir. Kürtçenin kendine has bir grameri yoktur.


Kürtçeye ait bir ses ve sözcük yapısı mevcut değildir. O dilin, orijinal Kürtçe kelimelerden oluşmuş bir sözlüğü de bulunmamaktadır. Nitekim, kökeni karışık Hüseyin Çelik de bütün bunları teslim ediyor ve diyor ki; “… Ben BDP’lilerden daha iyi Kürtçe biliyorum. Ama bir politik meseleyi Kürtçe ifade edemem…”


Ayrıca, binlerce kelimelik uydurma sözlüklerdeki sözcükler Farsça, Türkçe, Arapça, Süryanice, Rumca vs. kökenlidir. Ya da onlardan bozmadır. Veyahut Kürtçe kabul ettikleri Lurca, Zazaca, Soranice vs. gibi yerel lehçelerdendir. Bu lehçeler ise birbiriyle iletişim kuramamaktadır. Dilbilimciler bu kozmopolitliği çok rahat bir şekilde ortaya çıkarmaktadırlar. Prof. Dr. Ahmet Buran, Yusuf Ziyaettin Paşa’nın 5900 kelimelik Kürtçe-Türkçe sözlüğünün kelime yapısını incelemiş ve % 22’sinin Farsça, %21’inin Arapça,% 17’sinin Türkçe, % 8’inin özel isim ve % 33’ünün de Süryanice, Rumca, Ermenice, İtalyanca, Rusça, Yunanca, Fransızca vb. kökenli olduğunu saptamış. Buran’a göre Türkçe kelime sayısı 1003 iken, aynı sözlükte bu sayıyı Mehmet Emin Bozarslan adlı Kürtçü 54 olarak göstermiş. Çünkü, zavallı hem bilmediği hem de Kürtçü olduğu için geriye kalan 949 Türkçe veya Türkçe’den devşirme kelimeyi Kürtçe zannetmiş.

Bakın Kürdolog Minorsky bu konuda ne söylüyor :

“…Yıllardır bu “dil” üzerine çalışıyorum. Ancak eldeki bütün kelimeler Türkçe, Farsça, Ermenice, Süryanice, Rumca… vb. dillerden alınma veya bozma çıktı. Menşeini tesbit edemediğim sadece 164 kelime kaldı. Bunlarında aranırsa menşeini bulmak mümkün…”


Kürtçe olsalar bile 164 kelimeyle dil de olmaz, ulus da kurulmaz.

Şimdi şunu iyi bilmek lazım;yukarıdaki tüm bu şartlar oluşmamışsa; devamlılığı ve tarihte kanıtları olan “soy tarihi” yerine sadece aşiret tarihin varsa, dilin basit bir iletişim dilinin ötesine geçememişse,tarih boyunca devlet oluşumunu gerçekleştirecek hiçbir beceriye sahip olamamışsan, ulus yaratmanın önemli faktörlerinden yoksunsun demektir.

Sömürgeciler ve Taşeron AKP’nin olağanüstü çabalarıyla; belki Kürt burjuvazisini yaratabilir, pazar birliğini oluşturabilir, Kürdoloji enstitüleriyle “yapay” bir dil ve tarihte “dizayn” edebilirsin; fakat her zaman kadük, güdük ve şaibeli kalmaya mahkumsun!

Ayrıca da hiçbir zaman “Türk ulusuyla” “eşit” olamazsın…



HÜSEYİN TUNA.





Hiç yorum yok

RASTGELE
Blogger tarafından desteklenmektedir.