KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET HAKKINDA - KONSOLİDE DENEMELER

Header Ads

Anladığımız ve bildiğimiz her şey doğru değildir.Neden?.Bilgi değişir, kendini günceller.Sorgula.Konsolide et.Güncel,doğru bilgiye ulaşmanın ve bilgi üretmenin tek yolu budur.







KÜRESELLEŞME VE ULUS DEVLET HAKKINDA


Merhaba,

Daha önceleri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi sanayi-borçlanma ve finansal hayatımız ile ilgili yazılarımda küreselleşmenin fiili evrimini ve geldiği noktayı ( finans kapital ) ayrıntılı bir şekilde belirtmiştim.Değerli bir ağabeyimin gönderdiği bir yazı anlatttığım ayrıntıları kurumlaştırmış.Açıkça paylaşmakta yarar gördüm.

Küreselleşme karşısında Ulus-Devlet
Konumuz “küreselleşme ve ulus-devlet ilişkisi”, daha doğrusu “küreselleşme karşısında ulus-devletin konumu”dur. Önce sıkça kullanacağım bazı temel kavramları tanımlamalıyım.

Bu kavramlardan ilki ulus-devlet kavramıdır. Ulus-devleti şöyle tanımlayabilirim: Kendi halkının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan, temel hedefleri ulusun çağdaşlaşması, ülkenin sanayileşmesi ve gelişmesi, sosyal adaleti gerçekleştirmek olan, ulusal varlığa ve benliğe sahip çıkan devlet.

Tanımlamam gereken diğer kavramlar, Merkez, Çevre ve Derin-Merkez’dir.

Merkez “ileri derecede sanayileşmiş ve gelişmiş, dünya ekonomisine ilişkin kararlarda etkili olan, dünya kurumlarının yönetimini elinde tutan G-7 diye bilinen ülkelerdir”. Çevre ise “küresel kararları ve koşulları etkileme gücü olmayıp, bunlara sadece boyun eğme durumunda olan” tüm diğer ülkelerdir. Derin-Merkez; Merkez’in içinde asıl güç kaynağı ve gerçek karar merkezi olup, dünyadaki servetin çok büyük bir kısmını elinde tutan, az sayıda Amerikalı sermayedar ve büyük bankerler grubudur.

Küreselleşme ideolojisinin Derin-Merkez’in dayatması olduğunu kabul ediyorum.

I) Küreselleşme Kavramı ve Açıklanması

A) Küreselleşme yeni bir olgu değildir. Emperyalizmin tarihinde, “dalgalar hâlinde iki ayrı küreselleşme evresi”nin gerçekleşmiş olduğu vurgulanır. Bunlardan ilki 1870-1914 arasında yaşanmıştır. İkinci evreye, bir ara dönemden sonra 1970’lerde girilmiştir.

“Küreselleşme” denilen olgu, iki cephelidir:

• Bir cephesi itibariyle “dünya çapında bir toplumsal ilişki yoğunlaşması”dır,

• Öbür cephesi itibariyle ise “yeni sömürgecilik”tir, yeni emperyalizmdir.

Yanlışlığa düşmemek için, küreselleşme deyince bu iki boyutu birlikte hesaba katmak gerekir.

B) Küreselleşmeyi açıklayan, üç farklı görüş var.

1) Birinci açıklama şekline göre, küreselleşme “âdeta kendiliğinden ortaya çıkan yansız” bir olgudur. Şöyle ki:

• Teknolojik gelişmeler, malların ve sermayenin dolaşımını kolaylaştırdı.

• O sayede şirketler küresel ölçekte bir üretim ağı kurmaya başladılar.

• İletişim de yoğunlaştıkça, insanlar ortak bir kültür benimsemeye yöneldi.

2) İkincisine, “piyasa mantıkçı” görüşe göre:

• Hızlı teknolojik gelişme ve üretim artışı şirketlerin dışa açılmasını zorunlu kıldı. Bu zorlama, piyasa mantığının bir gereğiydi.

• Dolayısiyle 1970’lerin ortalarından itibaren, ticaret dünya ölçeğinde serbestleştirilmeye başladı. Devletçi-korumacı politikalar kaldırıldı. Para piyasaları serbestleştirildi.

3) Son görüş neomarksist yaklaşımdır.

Buna göre küreselleşme yeni bir olgu olmayıp, “kapitalist gelişme süreciyle sıkı bağlılık” içindedir. Kapitalist sistemin mantık ve işleyişinin ürünüdür. Bu görüşe göre “küreselleşme, kapitalizmin gelişmesi, yayılması ve derinleşmesi anlamına” gelir. “XIX. Yüzyılda İngiltere’nin bir dünya imparatorluğu olmasıyla, XX. Yüzyılda ABD’nin dünyada bir süper güç haline gelmesi aynı mantığa dayanmaktadır.

C) Küreselleşmeye olumlu ve olumsuz bakan yazarlar vardır.

1) Küreselleşmeye olumlu bakan yazarlara, yani ortodoks görüşe göre küreselleşmenin nimetleri saymakla bitmez. Küreselleşme bütün ülkelere refah ve mutluluk getirecektir.

2) Oysa gerçek hayatta böyle olmadı: Küreselleşme tümüyle gelişmiş zengin ülkelerin, onların içinde de Elit sınıfının lehine işlemiştir. Küreselleşmenin Batı zenginlerinin lehine, çevre ülkelerinin aleyhine işlediğine dair kanıtlar pek çoktur. İşte örnekler:

• Sermaye giderek tekelleşmektedir.

• Küreselleşmenin nimetleri son derecede dengesiz dağılırken, maliyetleri yoksullar tarafından ödenmektedir.

• Çevre ülkelerinde büyüme yavaşlamış, hattâ durmuştur. Büyük finansal krizler ve iflaslar yaşanmaktadır.

• Çevre’de gelir bölüşümü giderek bozulmaktadır. Sosyal denge alt üst olmuş, işsizlik yaygınlaşmıştır.

• Birçok ülke borç batağı içindedir. Onların bu durumundan yararlananlar ise Merkez ülkeleridir.

• Çevre ülkelerinin, özelleştirmeler ve yabancı sermaye girişleri sonucunda, millî servetleri, şirketleri, toprakları elinden alınmaktadır.

• Çevre ülkeleri ulusal bağımsızlıklarını yitirmektedir.

II) Küreselleşme Ulus-Devlete Karşı

A) Hedef Ulus Devlet…

1) Küreselleşme ulus-devlete karşıdır, onunla bağdaşmıyor, onu dışlıyor. Derin-Merkez neden ulus-devlete karşı? Çünkü neoliberal politikalara karşı direnci, ancak ulus-devlet gösterecektir. Öyleyse, ulus-devleti etkisizleştirmelidir. Bunun için de çare bellidir: Devletleri, ulusallık niteliklerinden soyutlayarak, küreselleşme süreciyle uyumlu bir kalıba sokmak.

2) Peki bu nasıl sağlanacak? Ulus-devlet şu yönlerde değişime uğratılarak:

• Devlet, piyasanın ve şirketlerin hizmetine girecektir.

• Devlet, sosyal devlet olmaktan çıkarılacaktır.

• Ulusal egemenlik ilkesi terk edilecektir.

• Kamu faaliyetleri sır olmaktan çıkarılacaktır.

• Devlet elektronikleşecektir.

Görülüyor ki küreselleşme, devleti ortadan kaldırmıyor; tersine kendi devletini oluşturuyor. Merkez’in kaldırmaya uğraştığı, ulus-devlettir; onun yerine e-devlet görüntülü “kozmopolit devlet”i koyacaktır.

B) Ulus Devletin Yıkılması

Derin-Merkez’in hedefi, dünyanın her tarafında yalnızca Derin-Merkez’in çıkarlarına uygun devletlerin bulunmasıdır.

Bu amaçla, ulus-devletler üç taraftan baskı altına alınarak yeniden biçimlendirilmektedir: Ulusüstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme…

1) Önce ulus-üstüleşmeyi açıklayalım.

Ulus-devlet, ekonomik alandaki yetkilerini giderek ulus-üstü kurumlara devretme dayatması ile karşı karşıya bulunuyor. Söz konusu dayatmalara IMF ve Dünya Bankası’nın “destek” programları örnek olarak verilebilir.

2) Ulus-devleti aşındırmanın bir diğer aracı da bölgesel bütünleşme hareketleridir.

Küreselleşmeyi harekete geçiren güçler, dünya kaynaklarını ele geçirme planları gereği olarak bölgesel bütünleşmeleri de teşvik ediyorlar.

Çünkü bu yola sokulan ulus devletler, ulusallık niteliklerini kaybetmeye başlıyor. Ulus-devletlerin karar alma, uygulama ve denetleme gücü aşındırılmış oluyor. Bu da küresel oligarşinin arayıp da bulamadığı şey...

3) Üçüncü baskı, yerelleşme… Ulus-devletin çökertilmesinin ya da başkalaştırılmasının bir yolu da, onu yerelleşme etkisiyle yıpratıp zayıflatmaktır.

Peki, bu sonuç nasıl elde ediliyor?

Doğal olarak, yerel yönetimler güçlendiriliyor. Merkezî devletin olanakları, yetkileri ve sorumlulukları alt birimlere devrediliyor. Böylece ulus-devlet, erki en aza indirilmiş bir ara örgüt konumuna çekilecek.

III) Merdiveni İtmek

Derin-Merkez’in ulus-devlet karşıtlığını iyi anlamak için, onun geleneksel bir politikasının ışığına muhtacız.

A) Ekonomist Ha-Joon Chang’ın ilgi çekici bir kitabı, “Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü” adıyla dilimize çevrildi. Kitabın orijinal İngilizce başlığı, “Kicking Away the Ladder” bir deyim olup “merdiveni itmek” anlamına gelir. İlk kez XIX. Yüzyıl Alman İktisatçısı Friederich List tarafından kullanılmıştır. Sanayileşmiş bir ülkenin, zenginliğin doruğuna ulaştığı zaman, başka ülkelerin kendi bulunduğu mertebeye erişmesini engellemek için, oraya tırmanmasını sağlayan “merdiveni itmesi” (kendi uygulamış olduğu politikaları kullanmasını engellemesi) anlamına geliyor.

Chang kitabına şu can alıcı soruyla başlıyor: Zengin ülkeler gerçekte nasıl zenginleştiler? Bugün sanayileşmiş Batı’nın az gelişmiş ülkelere tavsiye ettiği politika ve kurumlar; gelişmiş ülkelerin, gelişmekte iken benimsedikleri politika ve kurumların aynısı mıdır?

Yazar yanıtı şöyle veriyor: Hayır, değildir! Dünyanın zengin ve sanayileşmiş ülkeleri, bulundukları yere, bugünün yoksul-az gelişmiş ülkelerine önerdikleri politikalar ve kurumlarla gelmemiştir. Çoğu etkin bir biçimde “yavru sanayi koruması” ve ihracat teşvikleri gibi politikalar, kısacası devletçi ekonomi politikaları uygulamışlardır. Oysa bugünün sanayileşmeye muhtaç yoksul ülkelerinin aynı politikaları uygulamaları, Dünya Ticaret Örgütü, [IMF ve Dünya Bankası, yani ABD ve Avrupa Birliği] tarafından engellenmektedir.

B) Merkez ülkelerin, çevre ülkeleri ulus-devlet yapısından uzaklaştırma politikası da bu aynı tutuma dayanır. Çünkü Merkez ülkeleri, tarihlerinin bir safhasında “ulus-devlet” olarak örgütlenmişti.

Örgütlenme Avrupa’da XVII. yüzyılın ortalarında başladı.

Ulus-devlet kavramı dünya politikasına 1648 yılında imzalanan Vestfalya Antlaşması ile girdi. Antlaşma ile birlikte, o zamana kadar devlete egemen olan Kilise’nin gücü sınırlandırılmış, tamamen bağımsız ve egemen devletler ortaya çıkmıştır. Böylece ortak bir kimlik oluşturdular, bu kimliğin korunması, güçlendirilmesi, dış dünyaya karşı savunulması için” ulus-devlet zırhına bürünerek mücadele ettiler.

Demek ki ulus-devlet yapısı Batı toplumlarında -o zamana göre- yeni bir gelişme, zenginleşme ve iktidar aracı, dış tehlikelere karşı bir zırh görevi gördü. Bu zırh sayesinde -kendileri dışındaki henüz uluslaşma aşamasına girememiş toplulukları da sömürerek- geliştiler, güçlendiler, zenginleştiler.

Şimdi ise, farklı ve yeni bir örgütlenmeye gidiyorlar; ulaştıkları gelişme aşamasında ulus-devletin üzerine yeni bir zırh geçiriyorlar: e-devlet. Bundan böyle varlıklarını, zenginleşme süreçlerini, iktidarlarını, geleceklerini bu çift katlı zırhın içinde güvenceye alacak ve sürdürecekler.

C) Ulus-devlet modeli, 1789 Fransız Devrimi’nin ardından, Avrupa dışındaki Ortaçağ devletlerine, sömürge ve yarı-sömürge ülkelere örnek oldu.

Bağımsızlıklarına kavuşan az gelişmiş ülkeler, Avrupa’nın kurumlaştırdığı ulus-devlet modelini asıl İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra benimsemeye başladılar.

Modele göre güçlü bir merkezî yönetim olacak, bu yoldan hem ulusal sanayilerin gelişmesi sağlanacak, hem de sosyal adalet gerçekleştirilecekti. Ülke kalkınacak, kendi kendine yeterli hale gelecekti.

Model ancak 1970’li yılların ortalarına kadar uygulanabildi. 1980’li yıllardan itibaren, Merkez’in küreselleşme baskıları altında, zırhlarını çıkarmak zorunda kaldılar. Sanayileşmeleri, gelişmeleri, güçlü, âdil bir toplum yaratma süreçleri engellendi, durduruldu. Yeni ekonomi koşulları altında, engelleme süreci daha da etkili olmaya başladı. Oysa yoksul ülkelerin gelişmesi, güçlenmesi, zenginleşmesi de ulus-devlet örgütlenmesinin sürdürülmesine bağlıydı. Yeteri kadar gelişemedikleri için, bir süre daha ulus-devlet olarak korumacı politikalarını devam ettirmeleri gerekiyordu.

Ancak her şey yarıda kaldı!

Neden bu yola gidiyor, Derin-Merkez? Çünkü merdiveni itiyor; böyle savunmasız kalan, yoksul halkların elindeki pazarları ve son kaynakları da ele geçirecekler. Tarihte olduğu gibi! Tekelci Kapitalizm ancak böyle yaşayabiliyor.

D) Yeni ekonomiyi, öncekinden farklı kılan faktörlerden biri Internet’tir.

Ulus-devlet Internet’ten nasıl etkileniyor? Internet “dünya ölçeğinde tek bir pazar” oluşturuyor. Ancak yine Derin-Merkez lehine, yine Merkez ülkeleri lehine…

Çünkü “dünya ölçeğinde pazar” derken, asıl kastedilen “merkez ülkelerin pazarları!... Çevre tüketicilerinin, merkez ülkelerinin pazarlarına açılması söz konusu… Ters yönde bir ticaret akımı nispeten çok cılız kalacaktır. Ulus-devletlerde tüketiciler, kendi ulusal pazarlarından kopmaya başlayacaktır. Bu değişim, açıkça ulusal pazarlara, tabiî çevre ülkelerinin ulusal pazarlarına son verilmesi anlamına geliyor.

Hizmetlerin bütünüyle ve ölçüsüz şekilde Internet ortamına taşınmasından, asıl kârlı çıkacak olanlar Amerikan ya da Japon “bilgi ve iletişim teknolojisi” şirketleri olacaktır.

SONUÇ

Küreselleşme Derin-Merkez’in ve onun kolladığı Merkez ülkelerinin istediği bir şey. Küreselleşme süreci yalnızca Merkez ülkelerinin lehine işlemektedir.

Buna karşılık çevre ülkeleri kazanılmış haklarını bir bir yitiriyor, büyük zarar ve yıkımlara uğruyorlar. Bunlardan en başta geleni ise, biricik güvenceleri olan ulus-devletin dağıtılması...

A) Bu yazının başlıca hükümleri şunlardır:

• Batı çoğu zaman kendi çıkarlarının gerektirdiği kavram, görüş ve düzenleri bilim olarak dayatabiliyor.

• Ulus-devletin etkisizleşmesi şeklinde kendini gösteren değişim, sanki normal bir gelişmeymiş gibi dile getiriliyor. Oysa bu, Merkez’in emperyalist yayılmasının ve “merdiveni itme” politikasının bir tezahürüdür.

• Merkez ülkeleri çok hızlı koşuyor, hızını daha da artırıyor, geri kalan ülkeleri de kendisiyle birlikte aynı hızla koşmaya zorluyor. Başka bir deyişle ulus-devlet zırhlarını çıkarmalarını dayatıyor.

Tabii Türkiye dahil hiçbir Çevre ülkesinin gücü buna yetmez. Türkiye’nin bütün gücünü bu hedefe yoğunlaştırdığını varsayalım, bu takdirde ancak içimizden işbirlikçi bir azınlık uyabilir o hıza. Geri kalan büyük halk kitleleri ise dökülür.

B) Son olarak önerilerimi sunuyorum.

• Küreselleşme, yeni ekonomi ve devlet konularını, Batı’nın etkisinden kendimizi sıyırarak da düşünebilmeli, bağımsız araştırmalar yapabilmeliyiz.

• Çevre ülkeleri mutlaka sanayileşmelidir. Bu da ancak sosyal değişim hızını -Merkez’den bağımsız olarak- kendileri ayarlamak suretiyle mümkün olabilir.

• Çevre ülkeleri, tabiî Türkiye de, Merkez’in istediği biçimde bir küreselleşmeye ve yeni ekonomi sürecine karşı direnmeli, âdil bir küreselleşme ve yeni ekonomi için mücadele etmelidir. Çünkü bu yaşadığımız, küreselleşme değil, bir “konikleşme”dir. Çevre ülkeleri uzun bir süre daha ulus-devlet modelini korumak zorundadır. Tabiî Türkiye de…

Bu da ancak ulus-üstüleşme, bölgeselleşme ve yerelleşme baskıları karşısında, teslimiyetçilikten uzak, bağımsız-ulusalcı politikalar uygulamakla mümkün olabilir.

Yazımı Atatürk’ün şu uyarısı ile bitirmek isterim:

Tarih bir ülkeyi yabancıların adam ettiğini kaydetmemiştir

Prof.Dr.CİHAN DURA












Hiç yorum yok

( RASTGELE YAYINLAR )
Blogger tarafından desteklenmektedir.